İçeriğe atla
← Köşe yazılarına dön

Tanıklar Bulacağım Tükenişine ..üç ( Yazı Dizisi)

Z
Zehra Mine baranKöşe Yazarı15 Eylül 2008

Selam olsun herkese. Yazı dizimize devam. Bu defa çok kalmayı düşünmüyorum ben. Cem Bey’e sözü bırakmalı. Bence ilginizi çekecek çok şey var ; geçmişe dair , bilinmeze dair ve tabiî ki İskilip’e.. Buyurun…. “ Zaman en büyük değişken, -daha doğrusu- değiştiren… Aslında o da değil tabii… Gerçekte var olan, her şeyden bağımsız değişimin zaman vesilesiyle farkına varıyoruz da, değişimin de gelişimin de müsebbibini zaman olarak ilan ediyoruz… Zaten değişmeyen tek şeyin “değişim”in kendisi olması; değişmenin, gelişmenin, farklılaşmanın mutlaka olacağını bize göstermiyor mu? Buna rağmen bizler de her zaman, her defasında değişen şeyler karşısında şaşkınlığımızı dile getiriyor, ahlar vahlar arasında eskiden olanla yeni durum arasında yorumlar yapıyoruz. Aslında hoşnutsuzluğumuz, yeninin eskisinden daha iyi olmadığından değil; yeniyi fark ettiğimizde eskiyle birlikte kendimizin de ne kadar eskidiğinin, sona ne kadar yaklaştığımızın farkında olmamız. Sanki her şey eskisi gibi olsa bizler hiç yaşlanmayacağız, o malum son hiç gelmeyecek… Çocukluğa dair en güzel, en hatırlanası şey oyun, değil mi? Her şey gibi oyunlar da değişti elbet. Çocukluğumuzun oyunlarının hemen hemen hiçbirini şimdilerde, çocuklarımızda görebiliyor muyuz? Hatırlıyorum da, ne çok oyunlar oynardık arkadaşlarla… Tek başına oynadığımız hiçbir oyun yoktu. Şimdilerde öylemi ya?... Çelik-çomak oynardık örneğin, özenle kesilmiş, kabukları sıyrılmış, kalın kızılcık sopalarından yapardık Çelik-çomaklarımızı… Sonra, rengarenk cam misketleri, toprağa kazıdığımız salyangoz biçimli yollardan geçirerek, sonundaki deliğe en erken kim ulaşacak diye çabaladığımız; bilye oyunundan oynardık… Sigaraların, kibritlerin kartondan kapaklarını, kimi sakızlardan çıkan; futbolcu, artist, araba fotoğraflarını, gazoz kapaklarını biriktirir, onları çeşitli oyunlarımızda değiş-tokuş malzemesi ya da puan kartı gibi kullanır, elimizde olup ta başkalarında olmayanla böbürlenir, öğünürdük çocukça… Mahalleler arası savaşlar yapardık örneğin.. Yemek yediğimiz yer sofralarındaki tahtadan kürsüleri, oturakları kalkan, oklavaları kılıç yapar, öyle saldırırdık düşmana (!)… Küçük naylon poşetlere çöplüklere dökülü küllerden doldurur, ağzını iple kapatır, savaşta (!) düşmana fırlatırdık… Karşı tarafa, düşmanın siperlerine, kafalarına artık nereye düşerse o torbalar patlar, ortalığı bir toz duman kaplardı… Kaplardı da bizler sanki savaşta karşı cepheye el bombası atmışcasına heyecan duyardık… Hatırlıyorum, bisiklet ne kadar da azdı o zamanlar… Yürüyen- giden şeylere olan ilgimizden, adına nedense “Tornet” dediğimiz oyuncaklardan yapardık… Çelik rulmandan tekerlekli bir çeşit kaydırak araba oyuncağı yani… Kızak biçimli, arkada iki önde direksiyona takılı bir rulmandan tekerleği olan “Tornet” lerimizi, sadece karakolun önünden geçen, parkın yan yolunun kıyısındaki kaldırımda sürebilirdik. Çünkü sadece o kaldırımın zemini parlak, kaymak betondandı ve “Tornet” lerimiz en güzel orada gidiyordu… Üstelik hafif eğimliylidi de. Yalnız tek sakıncası, -o da bizim için değil çevre esnafı ve sakinler içindi- çok gürültü çıkarıyorlardı giderlerken. Şikayet üzerine karakoldan polisler bizi kovalar, yakaladıklarının elinden aldıkları tornetleri sonra araya babalarımızın devreye girmesiyle tekrar bize, geriye verirlerdi… Futbol, şimdi olduğu gibi o zamanlarda da çok popülerdi. En küçük bir vesile ile bulduğumuz en ufak düzlükte bile kurduğumuz üçerli-beşerli takımlarla maçlar yapardık. İki taştan kalemizi oluşturduk mu oynamamız için sadece bir topa ihtiyacımız kalırdı. O zamanlar futbol topu da öyle ha denince bulunabilen bir şey değildi. İskilip’e geldiğimiz yılın akabindeki yıl yapılan sünnetim vesilesiyle hediye gelen, meşin bir futbol topum vardı. Sahip olduğum o futbol topu yüzünden, takımımı kurma, sahayı seçme gibi ayrıcalıklarım vardı… Bir-bir buçuk yıl, o top eskiyinceye, iyice partal hale gelinceye kadar, ben her top oyununda; oyun kurucu, takım seçici, iyi oynamadığı halde arkadaşları tarafından pohpohlanıcı birisi olarak tebaruz (!) etmiştim. Yaşça bizden daha büyük ağabeylerimizin maçlarında bizlerden ancak iyi birer top toplayıcı olurdu. Aralarında yaptıkları turnuvaları izlemek için Hacı Garani’ye gider, taça ya da avuta çıkan topu en kısa zamanda yakalayıp geriye getirirsek, onlardan aldığımız okkalı bir Afferim’le sevinirdik… Şimdilerde o oyun oynadığımız yerler ne haldedirler acep? Yine tozlu-topraklı, taşlı mıdırlar? Hacı Garani’nin zemini yine toprak, tahtadan kale direkleri yine filesiz midir? Türkiye’de ilk burunsuz otobüsün İskilip’te yapıldığını (imal edildiğini) biliyor musunuz?... Adı neydi şimdi tam hatırlamıyorum ama, ya Şükrü, ya da Rüşt _Kaynak: İskilip.com arşivi (2008)_

2 görüntülenme

2 yanıt

A
arfahmt· eski üye17 Eylül 2008

Bizi anlatan bu sıcacık yazı için size, sizi okuyabilme fırsatı verdiği için de Zehra'ya çok teşekkür ediyor, devamını heyecanla bekliyorum...

M
mehmetkaraçam· eski üye20 Eylül 2008

SLM HOCAM BEN MEHMET KARAÇAM İSKİLİP EML OKULUNDA OKUDUM BU ADRESI YAKINDAN TAKIP EDEYORIU ÇOK GUZEL OLMUS HEPINIZE TESEKKUR EDERİM[:)9] BEN 2006-2007 MEZUNUYUM 11 ELEKTRONIK TE OKUMUSTUM ......